ANASAYFA   İLETİŞİM   ENG

 
 
   
 
 
 
Paranın Cinleri, Murathan Mungan

 
Çocukken bir geyiğe tutulmuşum. Tam olarak bilemiyorum ama, üç dört yaşlarında olsam gerek. Günlerce geyik sayıkladığımı gören babamın sonunda sabrı tükenmiş. Mazıdağı'nda bir geyik yakalatıp, düze indirtmiş, Mardin'e getirtmiş.

Kaleye yakın yüksekçe bir evde oturuyorduk. Evimizin hayatında üst kata çıkan dik basamaklı uzun bir merdiven vardı. Merdiven altındaki yuvarlak kemerli, derince boşluğu bir kafes haline getirip, geyiği oraya yerleştirdik. Çatal boynuzları cilalanmış, gibi parlıyor; yeşil, çekik gözleri ağulu ağulu bakıyordu. Çok mutluydum. Her sabah erkenden kalkıyor, kafesin önüne geçiyor ve bıkmadan usanmadan onu seyrediyordum. Günler boyu sevdasına tutulduğum o geyiği seyrettim durdum. Daha sonra benden gizli, o geyiği hasretini çektiği yurduna geri gönderip, yerine "doldurulmuş" bir geyik koymuşlar. Bu değişikliği anlamayan ben, gene eskisi gibi geyiğin karşısına geçip saatler boyu onu seyrediyormuşum.

Bende derin, sızılı bir izi kalan belki de ilk sevdam o geyiğedir. Demek sevda o denli bağlamış ki gözlerimi, canlısıyla, ölüsünü ayırt edememişim. Zaten sevda dedikleri böylesine bir körlük olmasaydı eğer, doğruluğu nerede kalırdı onun?

Büyük kentte yetişmiş bir arkadaşım, bir iş gezisi için gittiği Mardin'den döndüğünde şöyle demişti bana:

"Senin yazdıklarını, özellikle oyunlarını ancak orada anladım."İlk bakışta beni yerelliğe, dar bir cografya içinde anlaşılır olmaya indirgiyormuş gibi görünen bu sözleri açtığında, ne demek istediğini anladım. Çünkü o da benim ne demek istediğimi anlamıştı. Zaten sanat, özünde bir "demek istemek" sanatı değil midir?

Sabah şafakla birlikte yola çıktıklarında, kenarından geçtikleri uçsuz bucaksız bozkırın bir yerinde, bir köylü elindeki orakla ekin biçiyormuş. Serin, pembe bir yaz şafağının büyülü görüntüsünde güneş, adamın ardından doğuyormuş usul usul... Bozkırın ıssızlığında yapayalnız duran adamın daha çok bir sanrıya benzeyen bu gorüntüsü çok etkilemiş arkadaşımı. Akşamüzeri aynı yoldan geri dönerlerken aynı köylü, aynı yerde, orağı havada asılı kalmış gibi aynı işi yapıyormuş. Bu kez de ardında güneş batıyormuş, tıpkı doğarkenki gibi. Ve onlar aynı yere bir kez daha dönüyorlarmış. Uçsuz bucaksız ovada zamandan ve sonsuzluktan başka hiçbir şey yokmuş. "işte o zaman anladım senin ne yaptığını, ne yapınak istediğini, " dedi.

Mardin, Türkiye'nin güneydoğusunda ülkenin en eski kentlerinden biri. Gökyüzüne komşu bir kalenin eteklerine kurulmuş bir taşkent.

Ben orada doğdum. Orada büyüdüm. Orada öldüm.

Ondan sonrası bütünüyle kendi içimde çıktığım uzun bir yolculuktur. "Bu kenttir gidip gideceğin yer/ Bir başkaşını arama/ Bir gemi yok, yol yok sana/ Değil mi ki hayatına kıydın burada. Bu küçüçük köşede./ Ona kıydın demektir bütün dünyada." diyen uzak akrabam Kavafis anlıyor beni. Bazı şairler, bazı yazarlar "memleketlerini" düşündürürler. Çocukluğun altın çağı ile yazarlığın altın çağı arasında hep bir ilişki kurmuşumdur. İnsan ömrünü tamamlanmış bir bütün olarak görüp, yalnızca çocuklukla açıklamıyorum elbet, ama gene de kundağın, beşiğin sallandığı yeri önemsiyorum. Bir başkasının memleketini, örneğin Lorca'nın Granada'sını, Pavese'nin Piomente'sini bunca anlamamı Mardin'e borçluyum. Mardin, benim tutku derecesınde sevdiğim bir şehir. Orada hep yabancı oldum. Hep öteki kişi. Oranın o kadar yerlisiydim ki, bu "asri zamanlar"da yabancı kalıyordum. Yıllar sonra bir arkadasım bana: "Sen batılı bir Mardinlisin," dediğinde çocuklar gibi sevinmiştim. Bu, benim gözümde iki dünyayı, doğuyla, batıyı birleştirmek, iki uygarlıktan bir üslup yaratmaktı.

Önemini sonradan anladığım, okunmuş kitaplar, edinilmiş bilgilerden sonra dönüp de anlamlandırdığım bir yer değil Mardin. Bir nostalji sevgisi hiç değil. Başından beri nasıl bir yerde Olduğumu, nasıl bir yerde yaşadığımı biliyordum.

Mardin'de beni en çok heyecanlandıran şey, sanırım tarihin elle tutulurluğu. Şehrin dokusunun ve mimarisinin, bir gizi imleyip sonra saklaması. Zamanı elinizle tutmanıza, ona dokunmanıza olanak veren bu labirent görünüşlü şehrin, labirentliği hem tarihi içinde, hem kendi mekânı içinde söz konusu. Sanırım bu yüzden Borges okumalarından aldığım zevkte, kendimı başkalarından biraz ayrıcalıkı hissetmeme neden olan bir şey bu. Ben, bu oyunu biliyorum, duygusu. Taşlarla, ışıkla, tarihle oynamıştım.

Mardin, benim için sızılı çağrışım.

Hem derin bir yurtsama: Çocukluğum, ilkgençliğim, ilk aşkım; yeniyetmeliğin, dünyayla yüzleşmenin ilk sarsıntıları; ıskalanmış zaman parçaları, teğet geçmiş olanaklar, toyluğun sarsak adımları.

Öte yandan o gün bugün, hep onu yazdığım halde, bir türlü yazamadığım bir "şey": Mardin. Bir "yazı" nesnesi.

Sonraları, daha sonraları, ödeşmeler boyunca hep dönüp gittiğim yer. Oysa her döndüğümde, döndüğüm yerde değildim.

Yazarın, yazmak için kendiyle sözleştiği o bilinmez an parçasından başlayarak, içinde yaşadığı derin sorunsal: Bu nasıl yazılır? Bu nasıl anlatılır? Nasıl tamamlanır? Başkasının gözünde de aslına uygun nasıl canlandırılır? Tüm bunlar hele mekân söz konusu olduğunda, bir yazar, nasıl boğuşur odalarla, sofalarla, pencerelerle, bahçelerle, sokaklarla; evle, taşla, avluyla, ışık oyunlarıyla? Zaman ve mekân ilişkisinin sonsuz biçimleriyle? Mardin'i dillendirmek için çocukluğumdan beri çok sancı çektim.

Zamanla yazmayı amaçladığın mekân usul usul kuşatıyor seni, çoğu kez kendin de farkında olmuyorsun. Seni teslim alıyor mekân, üstelik geriye onu yazdığın, ya da yazabildiğin konusunda hiçbir "teminat" vermeden.

Şimdi, ben bu "teminat"ı bir kez daha bu yazı için istiyorum.

Bir başka dile, bir başka kültüre çevrilecek olan bu yazı için.

* Mardin'in en eski ailelerinden birinin çocuğuyum. Soyağacımız 1647'ye dayanıyor. Büyükbabam şimdi Suriye sınırları içerisinde yer alan Deyrizor bölgesinden, daha IV. Murat zamanında, büyüyüp güçlenmesinden duyulan ürküntüyle Mardin'e sürgün edilmiş bir Arap emirliğinin çocuklarından. Gerçek bir soylu olarak eğitilmiş. Onu hiç tanımadım; doğduğumda çoktan ölmüştü. Sonradan renklendirilmiş bir portresi duruyor yalnızca.Hüzünlü, vakur, olan bitenden hiçbir şey anlamamış gibi bakıyor dünyaya. ince, uzun boylu, zevk sahibi bir adammış. Atlardan, gümüçlerden, ipekten, tütünden, halılardan anlarmış. En büyük merakıysa satranç. Hiçbir rakibi karşısında uzun süre dayanamıyormuş. O tarihlerde yöredeki demiryolu yapımını üstlenen bir Alman firmasının çalışanları, ta huduttan kalkıp büyükbabamın malikânesine geliyor, orada ağırlanıyor, sonra yirmiotuz kişilik kafileler halinde ona karşı satranca oturup, her defasında yenilip geri dönüyorlarmış. Yaşamı boyunca satrançta bir kez dahi yenilmemiş olduğu hâlâ Mardin'de söylenir. Babamın ölümü sırasında düzenlenen, eski bir gelenek olan "taziye" toplantısında, ölenin ataları konusunda anlatılan hikâyeler içinde şimdiki zaman çocuklarının en çok ilgisini çekenlerden biri bu oldu. Sanırım doğu ve geçmiş hakkındaki görüşlerini yeniden gözden geçirmeyi düşündüler.

Büyükbabam on yedi yaşındaymış evlendiğinde. Maiyetiyle birlikte; onu büyüten dadıları, lalalarıyla birlikte hacca gidip gelmiş düğün öncesi. Düğünü kutsanmış.

Büyükannem ise bir Kürt sultanı. Göçerlikten konarlığa geçen ilk Kürt beyliklerinden. Soyundan gelenler şimdi hâlâ Mardin'ın Gercüş, ilçesinde yaşıyorlar. Dedesi Hacı Osman Ağa, Kurtuluş Savaşı sırasında Fransızlara karşı savaşıyor, çok iyi bir nişancı olduğu için uçaklarını tüfeklerle düşürüyor, Fransızların esir aldığı Türk paşalarını onların elinden kurtarıyor. Bu yüzden daha sonraki yıllarda sürgünden muaf tutulacaktır.

Babaannem öldüğünde yedi yaşındaydım. Adı Pevruze'ydi. Derin, gölgeli, koyu yeşil gözleri; kararlı, keskin çizgilerin anlamını güçlendirdiği güzel bir yüzü vardı. Çocukluğumun bu güçlü imgesini hep siyah giysiler içinde anımsıyorum. Derinden gelen dumanlı bir sesle konuşur, herkese uzak, ölçülü davranırdı. Bağışlardı ama unutmazdı. Tabakasından çıkardığı tütünü ince, uzun parmaklarıyla sarar, güzel hikâyeler anlatırdı. Arapçayı bütün çeşitlemeleriyle; Kürtçeyi, Zazaca, Bothice gibi unutulmuş lehçelerine varana dek bilir; Farsça şiirler, rübailer okurdu. Tam on altı çocuk doğurmuş. Değişik yaşlarda ölmüşler, yetişkinliğini gördüğü ancak altı çocuk kalmış geriye.

Büyük toprakları, büyük mülkleri varmış. Köyleri, şehirde çarşıları, dükkânları, hamamları, kervansarayları varmış. Halep'ten, Musul'dan gelen kervanlara sahiplermiş. Masal kadar zenginlermiş.

Mardin'de dört ayrı kapısı, dört ayrı mahalleye açılan büyük bir malikânede otururlarmış. Büyükbabamın büyükbabası Hacı Abdülgani tarafından Mardin'in Deyr mahallesinde yaptırılan bu bina, hâlâ bütün görkemiyle güneye bakıyor. Deyr mahallesi, adını Deyrizor sürgünlerinden almış. Malikânenin gizemli bir görünüşü vardır. Örneğin duvarlarının birinde hiç pencere yoktur, yalnızca bir tek kapı vardır; bu kapının açıldığı merdivenlerse hiçbir kata uğramadan doğruca en üst katın avlusuna çıkar. Çocukluğumun büyülü yolculuklarından birini yaptığım bu merdivenleri ve kapıyı yıllar sonra Taziye oyunumda bir kasra yerleştirdim.

Ailenin sonrası tam bir XIX. yüzyıl romanı gibi gelişiyor:

Doğuda Şeyh Sait ayaklanmasını izleyen olaylar patlak veriyor. Sürgünler başlıyor. Mecburi ikamet. İskân.1925 Takriri Sükun yasası. İlkin erkekler sürülüyor, ardından kadınlar. Aile tam bir bozgun içinde buluyor kendini. İktidar boşluğu doğan her yere, her şeye başkaları el koyuyor. Sahipsiz kalan topraklara kimi kurnaz köylüler sahip çıkıp ağalıklarını ilan ediyorlar.İşte bizim roman ve öykülerimizde anlatılan ağa tipi çoğunlukla bu çalkantılı yıllardan başlayarak toprağın ve paranın el değiştirmesi sırasında ortaya çıkan kişilerdir ve bunların geçmişlerinin üç göbek geriye gidememesinin nedeni budur. Geçmişten devraldıkları ve taşıyıcılığını yaptıklan bir "kültür"e sahip değillerdir.

Sürgün erkekleri ilkin Diyarbakır'da toplayıp ardından Türkiye'nin değişik yerlerine gönderiyorlar. Büyükbabam da Orta Anadolu'da Niğde Hapishanesi'ne sürülüyor. Tek kelime Türkçe bilmeden orada var olma savaşı veriyor, ardından usul usul ruhsal dengesini yitirmeye başlıyor. Ardından sürgün kadınlar kendilerini Adana'da buluyorlar. Pevruze Sultan da üçü erkek, üçü kız olmak üzere hayatta kalan altı çocuğuyla Adana'ya geliyor: İbrahim, Lütfüye, İsmail, Zekiye, Sadiye, Abdülkadir. Bu arada büyükbabam, babaannemin altınlarını satıp kendisine gönderdiği paraları parçalıyor, elmaların içine saklıyormuş. Bunu niye yaptığını sorduklarında, paraya gizlenmiş bütün cinleri hapsettiğini söylüyormuş.

Ne de olsa onlar, paranın her şey olmadığı devirlerin insanlarıydı.

İki yıllık Niğde sürgününden sonra, iki yıl da Adana'da kalıyorlar. O güne dek hiç çalışmamış bu insanlar ticaret yapmaya kalkışıyor ve başarısızlığa uğruyorlar. Bu arada her şeyi şuursuzca satmaya başlayan büyükbabamı vesayet altına alıyorlar, babamsa Adana Erkek Lisesi'nde yatılı olarak okumaya başlıyor.

Sürgünden sonra Mardin'e döndüklerinde her yerde tam bir karmaşa ve zorbalık hüküm sürüyor. Pevruze Sultan, çarşafı, peçeyi atıp köyün başına geçmeye kalkışıyor, büyük çatışmalar çıkıyor. Değerler altüst olmuş, konumlar yer değiştirmiştir. Akrabalar birbirine düşüyor, yağma talan kıyım hüküm sürüyor. Gene bir toprak kavgası sırasında büyük amcam İbrahim, köyün muhtarı Uso'yu vuruyor, hapse düşüyor. Evde aç kalma pahasına her gün en iyi cins yemekler taşınıyor Mardin hapishanesinde yatan, bir zamanların Mardin mutasarafı Hacı Faris Çelebi’nin torunu olan İbrahim'e. Soyluluğun onuru korunmaktadır.

Adana Erkek Lisesi'ni bitiren İsmail'in ardı sıra çocuklarını toplayarak İstanbul'a geliyor babaannem. O yıllarda daha çok Rum ve Ermenilerin yoğunlukta olduğu Büyükdere'de bir Ermeni evine kiracı olarak yerleşiyorlar. Kurtarabildikleri malları satmışlardır ve artık Mardin'de bunca sıkıntıyla yaşamak ağırlarına gitmektedir. Artık tek umutları babamın okumasıdır; değişen koşulların farkında olmamak artık mümkün değildir. Babam İstanbul Hukuk Fakültesi sınavlarını kazanıyor.

Satılacak mal kalmamış, bozdurulacak altınlar tükenmiştir. Herkes çalışmak zorunda kalıyor. Daha önceleri dadılarla, lalalarla büyüyen ve saçlarının her örüğünde altın liralar taşıyan kızlar birdenbire kendilerini, farklı bir kültürün ortasında, ayaklarında takunyalarla, rejide, kibrit fabrikasında çalışırken buluyorlar. İkinci Dünya Savaşı yılları, Türkiye savaşa girmemiş ama ağır bir ekonomik bunalım sürüyor. Her şey karneyle satılıyor. Nitekim parçalanmış kimliklerini daha fazla taşıyamayacak, aile ardı ardına kayıplar vermeye başlayacaktır: Zekiye, bir verem hastanesinde hayata gözlerini yumacaktır. Küçük amcam Abdulkadir, bireysel bir kurtuluş umudu ve kendi hayatını kurmak amacıyla evden kaçarken, babam da siyasal nedenle okulu bırakıp Suriye'ye kaçıyor.

Büyükbabam, İstanbul'da üç yıl kaldıktan sonra Mardin'e geri dönüyor, Suriyeli bir tacirden alacaklarını toplamak ve her şeye yeniden başlamak umuduyla Suriye'ye geçiyor. Paranın cinleri sevmiyorlar onu. Kimse borcunu ödemiyor, küskün Mardin'e geri dönerken sınırda Suriye askerleri, Türk casusu diye yakalıyor ağır işkencelerden geçirdikten sonra salıveriyorlar. Niğde Hapishanesinden kalma devlet ve üniforma korkusu iyice depreşiyor, hastalanıyor ve Mardin Devlet Hastanesi'ne kaldırılıyor, orada çalışan bir temizlikçi kadın, bir zamanlar malikânesinde çalıştığı bu adamı hastane odasında tanıyor ve yakın akrabalarına öldüğünü haber veriyor. Cenazesini kaldıran akrabaları daha sonra Savur'daki kavaklıklar satıldığında İstanbul'a gönderecekleri paradan cenaze masraflarını kesmeyi unutmuyorlar. Paranın cinlerı son hakkını istiyor.

Babaannem, İstanbul'daki komşularından Rumcayı ve Ermeniceyi öğreniyor, kaçanların dönüşünü bekliyor. Babam dönüp yarım bıraktığı okulunu bitiriyor, küçük amcam tek başına kuramadığı hayatın kırıklığıyla eve geri dönüyor, büyük amcam on beş yıl sonra hapisten çıkıyor.

"Şimdi geri dönebiliriz artık," diyor babaannem.

Döndüğünde de, öldüğünde de tek kelime Türkçe konuşmamıştı. Bilmiyordu ya da öğrenmeyi reddetmişti.

Babam çok iyi bir avukattı, kısa zamanda mesleğinde çok yükseldi, yörede düşman kazanmıştı, bu yüzden genellikle bizi, yani annemle beni yalnız bırakmıyor; uzak, yakın köylere, kasabalara, şehirlere yaptığı iş gezilerine bizi de beraberinde götürüyordu. Bozuk yollar, derin uçurumlar, sarp kayalar, çıplak dağlar arasından geçerdik. Vahşi bir doğanın içinde gelişen yalnızlık ve acımasızlık duygusunu çocuk yaşta kavradım. 1958 model bir Ford'umuz vardı. Ben o "taksi"nın koltuğunda çıktım dünya gezisine. Doğa yasalarının acımasızlığını taşıyan insan ilişkileriyle, törelerin kıyıcılığıyla erken yaşta yüzleştim. Gördügüm yerlerde çok fazla yoksulluk vardı, acı vardı, gözyaşı vardı. Öte yandan kimi bozulmamış, güzellikler, yozlaşmamış değerler vardı. O köyleri gezerken "taksimizde" hep birkaç kitap olurdu. Hep bir gün bunları yazacağım, diyordum. Benim hazır olmadığım bir dünyanın manzaralarıydı bunlar. Mutlu etmezdi bu geziler beni. Namus davası, kan davası, toprak davası, kız kaçırma, kan bedeli, intikam yemini gibi insanların uğruna yaşamlarını koydukları, öldükleri, öldürdükleri kavramlarla karşı karşıyaydım. Sinemanın kandırdığı bir çocuk olarak hep başka yerlerde olmayı düşlerken bile, hep oradaydım ve anlamak istemediğim kadar çok şey anlıyordum.

Okul müsamereleri bana tiyatronun gizini vermişti. Büyülenmiştim. Köylerde gördüklerimden, duyduklarımdan bir oyun yazmaya karar verdiğimde ilkokul üçüncü sınıfa gidiyordum ve dayımın bana yılbaşında armağan ettiği bir ajandaya ilk oyunumu yazmaya başladım. Ve daha ilk sayfadaki dekor tanımlamasını yaparken yöreye özgü, hasır örgülü, arkalıksız ve alçacık iskemleyi tamamlamakta çektiğim güçlükten ötürü vazgeçtim. Yörede buna insanlar "Kürsiyye" diyorlardı ama bunu Türkçe nasıl söyleyecektim? Aynı ülkenin içinde yaşayan kültürlerin birbirine çevrilmesi sorunuyla karşı karşıya kalmıştım.

…

Değişik kültürleri barındıran, değişik dillerin konuşulduğu, değişik inançların bir arada yaşadığı o şehir, bana dünyanın çeşitliliğini, farklılığın önemini öğretti.İlkel anlamıyla demokrasi duygusunu, kendimce böyle edindim sanıyorum. Bana, farklı zenginliklerden, birikimlerden ve emeklerden zevk almayı, yararlanmayı oradaki mozayik dokusunun sağladığını düşünüyorum. Süryani kiliseleriyle, Artuklu camilerini aynı zamanda sevdim. Mardin' de çok eski bir mezhep olan şemsiler gibi güneşe, ya da Yezidiler gibi Tavusu Azam'a tapanların da olabileceğini, hatta olması gerektiğini orada öğrendim. Arapça ezanın güzel örnekleriyle, Latince ilahileri eş zamanlarda dinledim. Kürtçe ağıtları ve türküleri yüreğimin uçurumlarında duydum. Uzun bacaklı, dal gövdeli, yüzlerinde hüznün, sevdanın ve intikamın esmer gölgesi gezinen delikanlılar, ellerinde bir tüfekle atlara sıçrar, ufkun bittiği yere kadar bir toz bulutu içinde gider, gelirlerdi; çevikliğin zarafetini, tütün sarmanın şiirini onlarda gördüm.

…

İlkokula giderken yolumun üstündeki yan yana duran iki binadan biri Adliye, öteki Hapishane'ydi. Bu iki binanın duvarları boyunca dizilmiş, karalar giyinmiş ve başları ellerinde ağlayan Kürt kadınlar olur; ince, usul dokunaklı ağıtlar tuttururlardı. Bu iki binanın yan yana duruşu bana yaşamın derin gizlerinden biri gibi gelirdi. Yoğun bir adalet duygusunu, haksızlığa karşı duyduğum öfkeyi de oradan taşıdım hayatıma. Bu iki binanın yan yanalığı, Kaf Dağının Önü kitabımdaki ilk öykü olan "Suret Masalı"ndaki Faris'in de çocukluğuna ilişkin temel imgelerden biri oldu.

Duvarları, üzerine ayetler yazılı gümüş kılıçlarla süslenmiş büyük salonlarda Hayyam rübaileri dinlerdim. Şiirin, akşamları büyüten, derinleştiren gücünü gördüm. Mırra denilen acı kahvenin tadını, iri karpuz lambaların duvarlarda gölgeleriyle oynayan yumuşak ışığını, uzak doğudan gelmiş misk, amber, günlük kokularının gezindiği büyük sofalarda, ayvanlarda giderek büyüyen su şırıltılarını dinleyerek bozkırda günbatımını seyretmeyi, yitirilmış altın çağın imgeleri olarak anımsıyorum.

Yazın kavurucu öğle sonralarında, büyük evlerin en korunaklı, en serin yeri olan kilerlere, arka odalara pamuk yataklar, sabun kokan bembeyaz örtüler, pikeler serilir; başucumuza, bakır maşrapalar, güğümler içinde iri buz parçalarının yüzdüğü ayranlar bırakılırdı. Akşamın serinliğine kadar herkes, her ev, her yer, bütün şehir derin bir uykuya dalardı. Akşamüstü serinlik çıktığında avludaki derin kuyudan su çekerek evi yıkardık; taşlardan sıcak tüterdi. Büyüdükçe o deliksiz uykular yerini tedirgin uykulara bıraktı. Bir daha hiç o kadar derin bir uçurum gibi uyuyamadım.

Mardin'de ben taşların dilini öğrendim. Gökyüzünün yakınlığını ve uçsuzluğunu. Sapakları, açmazları, dorukları, yalnızlıklarımı. Uzun yaz geceleri dışarıda, avluda yan yana serilmiş yataklara yatar, yıldızları sayarak uyurduk. Bizler serin fısıltılarla uykuya dalarken, parmaklarımız yıldızlarda kalırdı. Yıldızlar bir daha hiç o kadar parlak olmadılar.

Mardin'de taşın kullanımı çok önemlidir.

Birbirine "Abbara" denilen karanlık tünellerle bağlanır sokaklar. Abbaraların çoğu evlerin altından geçer. Işıktan koparak birkaç metre yürürsünüz karanlığın içinde; yukarıda odalar, sofalar, hayatlar... Abbaradan çıktığınızda sokak bitmemiştir. Bir süre sonra yeniden karşınıza bir abbara dikilir. Üstünde bir evin penceresine yansıyan gün ışığı, abbaranın üzerine yanlış yapıştırılmış bir etiket gibidir. Abbaranın ağzındaki karanlıkla, pencerede size gülümseyen gün ışığı mimarinin şakasıdır. Yaz sıcağında abbaraların içinde bir korsan gibi gezinen serinlik, teninizi okşar; yokuşlu, dik basamaklı merdivenlerin yükünü hafifletmek ister gibidir.

Birkaç "Kültür" geçmiş Mardin'in üzerinden, hepsi de bir şeyler bırakıp gitmiş. Bunlar eklenmiş birbirine, birbirlerini tamamlayarak büyümüş şehir. Bugüne dek bütünlüğünü koruyan mimari, giderek bozulmakta... Örneğin yıkılan binaların yerine yeni yapılanların yanı sıra, şehrin eteklerindeki mezarlıkları yıkamadıkları için, dört beton sütun üzerine çıktıkları evler, sudan korunmak için yapılan Afrika kabile evlerine benzemiş. Sokakların üstünde evler, evlerin altında mezarlıklar. Şaka sürüyor.

Sokağa bakan pencereleri insan boyunun üstünde, avluya bakan iç pencereleriyse insan boyunun altında olduğu için, günün bazı saatlerinde değişik açılardan odalara süzülen ışığın mekânda yarattığı tonlar, gölgeler, beni Osman Hamdi'den Flaman ressamlara varana dek açılan genis, bir yelpazeye hazırlayan şeylerden biri sanırım. Bir feodal zorlama gereği olsa gerek, Mardin'in klasik mimarisinde hiçbir evin penceresi ötekinin penceresiyle yüz yüze gelmez, hepsi bir diğerinin ancak duvarını görebilir. Ev içleri, başka hayatlar birbirinden saklanır. İçe kapanışın sonsuz bir iç çekişe dönüştüğünü, o evlerde kalmış, bir türlü evlenip kendi evine çıkamamış o kızlarda gördüm. Pencerelerin, duvarların bu anlamını onlardan öğrendim. Bir yaşa geldikten, bütün umutlarını yitirdikten, artık kardeş çocuklarına bakar olduktan sonra, sedef sandıklarda beklettikleri çeyizlerini yeni evlenenlere armağan götürmenin sızısına onlarda tanık oldum. Başkalarına devredilmiş hayatlann boşunalığı!..

İmkânsızlığın şiddeti kadar, ütopyaların gücünü de o sert iklimden, o sarp kentin profilinden, taşların kunt dilinden almış olsam gerek.

Şahmeran suretini ilk kez ilkokul çağındayken, bir arkadaşımın evinin duvarında gördüm. Ev, beyaz badanalı, yüksek kubbeli, güneşin geniş avlulardan, içerlekli derin pencerelerden eksile eksile geçerek süzüldügu eski bir Mardin eviydi. Şahmeran motifi ve acıklı öyküsü, insan başlı, yılan gövdeli ikili kimliği, acıkırmızı pullarla örülü bedeni, beni görsel ve duygusal olarak etkilemiş,hatta büyülemiş, olmakla birlikte; onu dinsel bir hurafe olarak düşünmek kolayıma gelmiş, onunla kendi aramda nedenini bilemediğim gizli bağlar kurmuş, çekimine kapılmış, ama gene de, onu ve etkisini benden uzak tutmaya çalışmıştım. Oysa ne kadar tutabilirdim ki kendimi, aynı havayı soluduğum, aynı coğrafyayı, aynı iklimi yaşadığım bu masaldan. Nitekim yıllar sonra "Şahmeran'ın Bacakları" adlı uzun öykümü yazarken, hep o beyaz badanalı duvar benimle, geçmişim arasına çekildi. Ya da hep orada duruyordu.

Tersini ve yüzünü orada gördüm.

Bütün çocukluğum boyunca en merak ettiğim yüz, Mardin'de hemen her evin duvarında asılı duran dinsel tasvirlerde yer alan ve her zaman bir peçeyle örtülü olan Hazreti Muhammed'in yüzü olmuştur. Sanırım bütün yazarlığım ve bütün masallarım bu peçeyi (ve her peçeyi) açmak üzerine kuruldu. Zaten bir suret toplumunda bundan daha kolay anlaşılabilir ne olabilir ki?

Halise adında bir hizmetçimiz vardı. Ben sekiz, o on dört yaşlarındaydık. Aramızda gizliliğe dayalı bir ilişki kurulmuştu. Evde kimse olmadığı zamanlarda kapıyı çengeller, sevişirdik. Bir süre sonra da gizini verdi bana: Gizli bir tarikattan olduğunu, bu tarikat şeyhinin Suriye'de yaşadığını, tarikattan olan bir kişinin bazı doğaüstü güçler edindiğini, örneğin geceleri bir gözkırpımında dünyanın öteki ucuna gidebileceğini, görünmez olabileceğini anlatıp, bunlardan kimseye söz etmememi istedi. Ben de gizliliğin siyah büyüsüne kapılmış, bu gizli tarikata mutlaka girmek istiyordum. Düşgücü zengin bir kızdı, bana renkli, çarpıcı öyküler anlatıyordu. Geceleri dünyayı geziyordu. İstanbul, Arabistan çölleri, simli Bağdat geceleri, Avrupa'nın fılmlerde gördüğümüz başkentleri...

O kıraç sessizliğiyle güneşe komşu evlerin serin ayvanlarında oturup, bütün ufkun yalnızca bir bozkır olduğu o taşkentte insanlar birbirlerinin masallarını dinliyor, birbirlerinin masallarına inanıyorlardı. Sıcağın hiçbir şeyi, hatta zamanı bile kımıldatmadığı o kızgın öğle üzerlerinde; ya da bol yıldızlı gecelerin, damlara, avlulara serilmiş bitişik yataklarında fısıldaşan masallar bütün uzaklıkları yakın ediyordu, bütün düşleri gerçek.

Halise'nin anlattıklarına gerçekten inanıyordum. Yaşamım boyunca da her zaman, hep olağanüstü şeylere inandım. Oysa günden güne tarikata girmemin koşulları ağırlaşıyordu. Bu yüzden de tarikata kabul törenim sürekli erteleniyordu. Tek başına gizli güçler ve tarikatın görünmeyen kişileriönünde yapılan bir törendi bu. Artık dayanılmaz ısrarlarım üzerine olsa gerek, o son gün evde kimse yokken banyoya girmemi, abdest almamı söyledi. Dediklerini yaptım, tören için gerekli olduğunu söylediği birkaç ayrıntı daha ekledi, onları da yerine getirdim. Bu sırada sürekli tehlikeli şeylerden konuşarak, gözümü korkutmak, beni vazgeçirmek istiyordu. Örneğin kimi acı çekme ayinlerinden ve benzeri işkencelerden söz ediyordu. Tüm bunlara katlanabileceğimi söylüyordum. Hiçbir şey yıldırmıyordu beni. Tarikata girmekteki ısrarım ürkütmüştü onu. Masalın sonuna ya da eşiğine gelmiştik. Anlatacağı masalların tükeneceğini, üzerimde kurduğu üstünlüğün sarsılacağını anlamıştı. En son dedi: "Bir zaman sonra bir kara yılan belirecek, bir şahmeran. Gövdene dolanıp seni göbeğinden ısıracak, çok canın yanacak, çok acı çekeceksin ama sakın korkma ve bağırma! Ama korkmaz ve bağırmazsan bundan böyle artık hiçbir yılan seni zehirleyemez!"

Yılanı duyunca korktum ve vazgeçtim. Halise ise buna çok sevinmis, sevincini de fazlasıyla belli etmişti. Yalanlarının ortaya çıkma şansının ortadan kalktığını, bundan böyle masallarını ve üzerimdeki etkisini, eskisi gibi sürdürebileceğini düşünüyor olmalıydı. Oysa o an birdenbire her şeyi anlamıştım. Masalın büyüsü bitmişti benim için. O günden sonra bir daha Halise'nin anlattığı hiçbir şeye inanmadım. Bu yüzden çok mutsuz oldu.

Şimdi bunca zaman sonra çağımızın masallarında kendime yer ararken, kim bilir belki de hâlâ Halise'nin masallannı anlatmayı sürdürüyorumdur.

Murathan MUNGAN

 

 

Copyright © 2010 Mardin Bienali.Her hakkı saklıdır.