ANASAYFA   İLETİŞİM   ENG

 
 
   
 
 
 
Mardin Abra Kadabra Diyebilecek mi? Esra Aliçavuşoğlu

 
İstanbul Bienali 1987’de ilk kez gerçekleştirildiğinde, ilk iki etkinliğin üst başlığı Geleneksel Yapılarda Çağdaş Sanat olarak belirlenmişti. Tarihsel geçmişinden soyutlamanın mümkün olmadığı bu kent için geleneksel ve çağdaşın yan yana kullanılması belki de bir zorunluluktu. Geleneksel yapılar ve tarihi mekânlar hem sergi alanı olarak kullanılıyor, hem bu işlevinin dışında kimi davetli sanatçıların yapıtlarına ilham kaynağı oluyor, hem de uluslararası izleyici açısından ilgi çekici bir niteliğe bürünüyordu. Ama asıl önemlisi, gelenek ve tarihin İstanbul denildiğinde ilk akla gelen kavramlar olması ve çağdaşın bu iki kavrama yaslanarak yeni bir durum üretmesine aracılık etmesiydi. İstanbul’un tarihsel dokusu, geçmişi ve katmanları “çağdaş”ın altına serilen bir halı işlevi görüyordu. “Uzun zamandır sadece sanat etkinlikleri olarak değil, küreselleşmenin ve ekonomik canlanmanın motorlarından biri olarak görülen bienaller 1” söz konusu olduğunda İstanbul çifte şansa sahipti. Bir anlamda hem tarihi vardı, hem de çağdaş bir sergisi… Bienal, kente canlanma getirirken, kentin tarihsel alt yapısını en önemli itici güç olarak belirliyordu. Özellikle yabancı küratörlerin büyük bir kısmı, İstanbul’un artık bir klişeler başkentine dönüşmesine neden olan sıfatlarından kendini soyutlayamıyordu. Sonraki yıllarda, özellikle 2000’lere değin Bienal, Antrepo gibi nötr mekânların yanı sıra bu sıfatlara kaynaklık eden tarihi yapıları, dolayısıyla kentin tarihini kullanmaya devam etti. Bienal, rüştünü ispat edip, artık İstanbul’un kültürel geçmişinden bağımsızlaşıp kendi tarihini üretmeye başladığı an bu mekânları kullanmamaya başladı. Hatta 9.’cu bienalde kavramsal çerçeve İstanbul olarak belirlendi; kentle özellikle de bugünün yaşayan ve kaotik kentiyle yüzleşildi; İstanbul sadece bir kent bağlamında ele alındı; biraz da o güne dek yaslanılan kültürel tarih sıfırlandı, bir nevi disiplin değişikliği oldu,  kent arkeolojisinden saha araştırmasına geçildi.  

İstanbul Bienali’nin 23 yıllık geçmişine baktığımızda ortaya çıkan bu durumun, başlıbaşına bir organizma olma yolunda giden bir etkinliğin sağlıklı gelişimi olarak yorumlayabiliriz. Tarihten beslenen değil, yakın tarihi besleyen bir özelliğe doğru evrilme bunun göstergesi olsa gerek.  

Başa dönersek, 1980’lerin sonunda İstanbul’da uluslararası bir çağdaş sanat sergisinin düzenlenmesi pek çok açıdan önemliydi kuşkusuz. Bu türden büyük bir serginin İstanbul’da gerçekleştirilmesi ise günün koşulları gereği bir zorunluluktu. İstanbul, bugün olduğu gibi bienalin yapılmaya başlandığı 1980’lerde ve elbette öncesinde sanatın odak noktasındaydı. Küreselleşme sürecinde İstanbul’un bu merkezi konumu Türkiye’nin dünya sahnesine çıkışıyla tanımlanan sürecin vitrini ve kapısı2 olarak tanımlanmasıyla birlikte perçinlendi. Bu açıdan baktığımızda Bienal, İstanbul’un dünya sahnesine çıkışının yanı sıra, belki de daha önemlisi, dünya sanat ortamının İstanbul’a sanat aracılığıyla bakmasına neden olan ana lokomotiflerden biri oldu. 

Evet, İstanbul Bienali sanat ortamı ve pratikleri açısından değerlendirilmesi gereken onlarca konu başlığından sadece birini bu vitrin olma özelliğine borçluydu. Öncesinde, 1986’da ve 1989’da gerçekleştirilen Uluslararası Asya-Avrupa Sanat Bienali bu bağlamda önemli bir başlangıç olmuş, ancak Ankara’da düzenlenen ve bienal niteliğinde devam etmesi planlanan bu etkinlik ne yazık ki sürdürülememişti. Bu pekala, henüz merkez dışına gitmenin vaktinin gelmemesi olarak okunabilir.   

Sanatın merkezde konumlanma durumu, merkezin sanatın oluşum sürecini olduğu kadar sergilenme sürecini de belirliyor olması, sanatın merkezden çevreye kayması gerektiği günümüzde sanatçı ve teorisyenlerin üzerinde tartıştığı konuların başında geliyor. İstanbul Bienali düzenlenmeye başlandığı ilk yıllarda ulusal alanda merkezdi belki ama uluslararası “sanat merkezinin” dışındaydı aynı zamanda. Bu bağlamda, günümüzdeki merkez, merkez dışı tanımının değiştiği de bir gerçek. Uluslararası sanat ortamında sayıları yüzleri aşan merkez ve çevre bienalinin olması bunun göstergesi. Peter Schjeldahl’in “festivalizm” olarak tanımladığı bu süreç tüm dünyayı saran bir niteliğe sahip. Hatta, her etkinliği başka bir Avrupa kentinde yapmak üzerine kurulu Manifesta gibi çeşitliliğe de… 

Mardin Bienali ile ilgili bir yazıya İstanbul Bienali ile giriş yapmak ikisi arasındaki bir takım benzerliklerden ötürü… Örneğin, sergileme alanlarının tarihsel çevre ve geleneksel yapılarla şekilleniyor olması bunlardan biri, daha doğrusu bienalin kentin kültürel tarihine eklemlenme eğilimi bu göstergeler arasında… Diğeri ise Mardin’in merkez dışı olmasına karşın, İstanbul gibi, Doğu’nun odaklarından birini temsil ediyor olması ve kültürel topografyanın çeşitliliğiyle ilintili. Bunlar biçimsel bir takım benzerlikler gibi görünebilir; aslında çok da önemli olmayabilir. Ancak, nasıl uluslararası sanat ortamı 1990’lardan itibaren yüzünü Batı’nın dışına döndüyse ve “çevre bienaller” adı verilen bir olgu ortaya çıktıysa; 2000’lerden itibaren de ulusal sanat ortamımızda İstanbul odaklı yapının kırılmalar yaşadığı rahatlıkla izlenebilir. Ankara, İzmir, Diyarbakır ve Kars örneklerinde olduğu gibi sanatın merkez dışı tabir edilen ancak çevrenin merkezi bu bölgelere doğru ilerlediğinin altını çizmek gerekiyor. Bu ilerleme henüz kesin ve net tanımlamalar yapmaya olanak vermiyor ancak, merkezin artık merkezin dışına çıkması gerekliliğinin ayırdına vardığını gösteriyor. Zaten uzun süredir merkezi, çevrede yaşayan sanatçılar beslemiyor mu? Aslında çevre merkezin hep farkındaydı; -ya da varolabilmek için farkında olmak zorundaydı- merkez ise bu farkındalığa biraz geç de olsa varmış görünüyor. 

Mardin de bu bağlamda, yeniden keşfedilen, olağanüstü kültürel ve tarihsel çeşitliliğe sahip bir kent. Geleceğin çekim merkezi olabilecek büyük bir potansiyele sahip. Ancak atlanmaması gereken ana noktalardan biri, bu “çevre” etkinliklerin kimler tarafından düzenlendiği ve sergi mekânı seçer gibi bu kez “kenti” bir mekan olarak belirleme anlayışı…  Yoksa merkez dışında bu türden büyük etkinlikler düzenlemeye kim itiraz edebilir ki?  

Bienaller, büyük sergiler, tıpkı müzeler gibi, tüm dünyada, konumlandıkları kentleri dönüştürme ve değiştirme kabiliyetine sahip etkinlikler. Ancak bu dönüşümü yaratacak sürekliliğin oluşturulması, kentin içinde yaşayan bir organizmaya dönüşmesi, kentin aktörleriyle bütünleşmesi son derece önemli. Aslında özetle, bu güncel etkinliklerin kentin sırtına yaslanıp, ondan nasıl yararlanacağından çok, kentliyi nasıl etkileyeceği ve Mardin Bienali özelinde Mardinli’nin yaşamına nasıl sızacağı, nasıl bir etkileşim yaratacağı üzerinde düşünülmesi gereken ana konulardan biri.   

Bu serginin, merkezi otoritenin “şehre bir sergi getirmesinden” öte bir gerçeklik duygusu yaratması gerekiyor. Mardin, hiç kuşku yok ki, bu sergiyle daha çok tanınacak, sadece ulusal değil uluslararası alanda da keşfedilecek. Bu bienale katılan sanatçılar kente hayran kalacak, kent bienal süresince canlanacak, kısmen ekonomik olarak kıpırdanmalar yaşanacak. Son aylarda Mardin fetvasının yeniden yorumlanması tartışmalarıyla gündeme gelen kentin bu kez sanat aracılığıyla konuşulması şüphesiz önemli. Kısa vadede, bir serginin bu türden bir dönüşümü tetikleyecek olmasına kimsenin itiraz edeceği düşünülemez. Ancak, Mardin’i son yıllarda karşımıza çıkan “doğal” dizi platosu gibi sadece bir sergi platosuna indirgersek sanatın dönüştürücü gücünü atlamış oluruz ki, bu da şüphesiz Mardin’e yapılacak en büyük kötülüklerden biri olur. Sergi bittiğinde, herkes evine döndüğünde Mardinli’yi özellikle de Mardinli genç sanatçıları harekete geçirme etkisi devam ediyorsa o etkinliğin başarısı üzerine konuşulabilir. Mardinlilere sahiplenme imkanı verilirse, sürekliliği sağlanırsa, Mardinli sanatçıları yaratmaya güdülerse, iliştirilmiş bir etkinlik değil, yerleşik bir görsel kültür oluşmasına katkı sağlarsa sergi amacına ulaşabilir. Yoksa, küreselleşmenin çarklarına takılı kalmış bir sergi parçasından öteye gidemez. Tek atımlık güzel bir anı olarak hafızalara kazınır; bir şiirin “şehre bir film gelir” mısrasına asılı kalır. Bunun başarılı örneklerini Anadolu’nun bazı yerlerinde görmek mümkün. Birkaç maceraperest tarafından hayata geçirilen Afyon Caz Festivali ve Afyon Klasik Müzik Festivalleri sadece Bakanlığın değil, yerel sponsorların da desteklediği kurumsallaşan etkinlikler örneğin. Bunlar, yalnızca konserlerle geçiştirilmeyen okul söyleşileriyle, sergilerle zenginleşen, tam 10 yıldır gerçekleştirildiği şehre anlam katan organizasyonlar. Günümüz sanat ortamı ise henüz böylesi bir sürekliliğe sahip olamadı. Zaman zaman Sinop’ta, Kars’ta karşımıza çıkan iyi niyetli girişimler, ne yazık ki, şehirler tarafından sahiplenilecek koşulları oluşturamadı, turistik/otantik düzlemde kaldı, dolayısıyla da kurumsallaşamadı.  

Kasımiye Medresesi, PTT Binası, Deyrülzaferan Kilisesi, Zinciriye Medresesi, Cumhuriyet Meydanı, Sabancı Müzesi, Kırklar Kilisesi, Mardin Müzesi gibi Mardin’in kültürel kimliğini çevreleyen mekânlarda, ayrıca abbaralarda da gerçekleştirilecek olan Mardin Bienali’nin sürekli olmaya her şeyden daha çok ihtiyacı var. Zaman ne gösterir bilinmez ama, umarız İstanbul Bienali gibi kendi tarihini, kendi dinamiklerini yaratan, yaratma potansiyeli olan bir etkinliğe dönüşür. Mardinliler tarafından sahiplenilir, öznesini kentin değil, bizzat bienalin kendisi oluşturur.

Esra Aliçavuşoğlu 

 

 

Copyright © 2010 Mardin Bienali.Her hakkı saklıdır.